Körlük-Jose Saramago | Kitap Yorumlarım

Portekizli yazar Jose Saramago kendisinin en çok bilinen ve okunan eseri olan Körlük romanını 1995 yılında yazmış. Romanlarının yanı sıra birçok deneme ve şiir de kaleme alan ünlü yazar; ödüllerinin çoğunu romanları sayesinde almıştır.  En önemli ödülü ise Körlük romanı ile kazandığı 1998 Nobel Edebiyat Ödülü’dür. Satış rekorları kıran, sayısız dile çevrilen bu kitap; 2008 yılında Fernando Meirelles tarafından aynı isimle filme uyarlanmıştır. Hem kitabı okuyan hem de filmi izleyen biri olarak, öncelikle kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Diğer her yazarda olduğu gibi Jose Saramago’nun da kendine has üslubu bulunmaktadır. Nokta ve virgül dışında noktalama işareti kullanmaz, diyalogsuz metin yapısı kullanır ve kitaplarındaki karakterlere isim vermez. Hikâyesi bilinmeyen ülkenin bilinmeyen şehrinde geçer. Kitabı okumadan bu özelliklerine baktığımızda tatsız, tuzsuz bir içerikle karşılaşacağımızı düşünmek yanlış olmaz. Kitabın içine girdiğimizde ise işler hiç de düşündüğümüz gibi değildir. Betimlemeleriyle karakterleri size birebir hissettirir ve bunu akıcı bir dille sağlar.

Kitap İçeriği

Romanda olaylar distopik bir dünyada gerçekleşmektedir. Körlüğün bir metafor olarak kullanıldığı kitapta; yine bir Saramago klasiği olarak bilinmeyen ülke ve isimsiz insanlarla birlikteyiz. Yaşanan körlüklerin ilerlemesiyle, toplumsal düzenin nasıl yok olduğu, kapitalizmin insanları nasıl etkilediğini, insanların neden bu kadar bencil olduğunu, insan kendi benliğini nasıl kaybeder gibi yüzlerce soruyu kendimize sorduğumuz bir eser bu.

körlük-jose-saramago

“Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, fark et” sözüyle başlıyor kitap. Trafikte yeşil ışığın yanmasını bekleyen sıradan bir adam aniden kör olur. Bu körlük bildiğimiz dünyanın karanlığa bürünmesi şeklinde değil, göze beyaz perde inmesi şeklindedir. Doktora muayeneye giden ilk kör, gözünde hiçbir kusur olmadığını öğrenir. Zaman ilerledikçe ilk körün temas ettiği kişilere körlük bulaşmaya başlar. Devlet bu salgınla ilgili bir karar verir ve kör olanları terk edilmiş bir hastanede karantina altına alır. İlk kör, ilk körün karısı, doktor, doktorun karısı ve diğer üç kişinin karantina altındaki yaşadığı sayısız olay gözler önüne serilmektedir.

Karantinanın ilk günleri kişi sayısı az olduğu için sorunsuza yakın geçer. Devletin verdiği yemek idareli paylaştırılır. Koğuş sayısı üçe çıkınca işler değişecektir. Gelen yemek sayısı hemen hemen aynı olmasına rağmen, kişi sayısı neredeyse ilk günlerin üç katıdır. Koğuşlardaki her insan toplum kurallarına uyma eğiliminde değillerdir. Koğuşlardan biri diğer insanları yönetmeye başlar çünkü onlar çok güçlüdür (silahları vardır). Herkesin yiyeceğine el koyar ve yiyecekleri diğer koğuşlara para, altın, saat benzeri eşyalarla satmaya başlarlar. Gün geçtikçe benliğini iyice kaybeden üçüncü koğuş halkı, olayı daha da mide bulandırıcı hale getirip; yemek karşılığında diğer koğuşlardaki kadınları isterler.

“Asıl körlük, umudun tükendiği bu dünyada yaşamaktı.”

Körlüğün verdiği hapsoluş yetmezmiş gibi devlet tarafından da yapayalnız ve çaresiz bırakılmışlardır. Gelen yemek sayısı azalmış hatta hiç gelmemeye başlamıştır. Dışarı çıkmaya çalışanlar silahla tehdit edilmiş ve bazıları canice öldürülmüştür.

Yaşanan onca kötü şeye rağmen güzelliğini koruyan tek bir şey vardır ki o da doktorun karısıdır. Aslında kör değildir. Kocasını yalnız bırakmama adına kör numarası yapıp onunla birlikte karantinaya dâhil olmuştur. Acaba görebildiği için şanslı kişi midir? Yoksa yaşanan onca kötülüğe şahit olan en şanssız kişi midir?

Kitap, yaşanan körlüğün gerçek anlamı olan görme bozukluğunu mu yoksa insanların birbiriyle olan ilişkisinin körlüğünü mü anlatıyor? Yoksa var olan devletin sadece ismiyle mi var olduğunu anlatıyor? Acaba biz de kör müyüz? Belki de bakıyoruz ama görmüyoruz…